Tekir'in maceraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tekir'in maceraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2010 Pazartesi

kuduruk tekir kedi

Selam!

22-25 Nisan tarihleri arasında öğrencilerle birlikte Efes-Kuşadası gezisi düzenledik, buralarda yoktum anlayacağınız. Oğluşuma babaannesi ve halası geceleri de oyundan dönen babası baktılar el birliğiyle. Beni hiç aramamış ve keyfi yerindeymiş (üzülsem mi sevinsem mi bilemedim) dün gece geç saatte döndüm, uyanıp beni gördü ama yüzüme bile bakmadı (üzüldüm) sabah biraz daha iyiceydi... Bırakıp işe geldim ve yine geç çıkacağım!!! Üstelik bu haftasonu da çalışmak zorundayım!!! :(
Neyse,
Biliyor musunuz ne oldu? Efes Antik Kent'in tam ortasında bir kedi gelip ayağımı tırmaladı!!! Eeee, ne var canım demeyin sakın, kedi-köpek tırmığı veya ısırığı kuduz açısından tehlikeli. Köpekli bir bekçi kediyi korkuttu, kedi de bir sütunun arkasına geçip acıyla ağlamaya başladı, bir bakayım şuna derken ayağımı köpek sandı ve saldırdı. Önce pek ilgilenmedim, kolonyalı mendille silip bantladım, sonra sevgili dostum vet. G.'i aradım, kedi sağlıklı görünüyor, ne yapsam acaba diye. Git aşı ol dedi. Oflaya poflaya Efes'i gezdim, Meryem Ana civarında Haydarpaşa Numune Hastanesi Kuduz Bölümünü aramayı ve konuşmayı becerdim (ne kadar beklettiklerini tahmin edersiniz) oradaki hemşire hemen aşılanın dedi. Oflamaya devam ettim ve bir karar vermeye çalıştım, olsam mı olmasam mı? Bu arada Efes'e dönüp bekçilere yakın zamanda o bölgede kuduz salgını olup olmadığını veya ölü hayvan bulup bulmadıklarını sordum. Öyle bir durum olmamış... İki arkadaşım benimle geldi ve Selçuk Devlet Hastanesi'ne gittim. İki doktor kedi tırmalamasından bir şey olmayacağını, kuduz aşısı yapmayacaklarını söylediler. Gıcık oldum, bir daha Numune'yi arayıp sordum. Hemşire kesinlikle aşı olmamı söyledi. İçeriye girdim durumu anlattım ve aşı olmak istediğimi söyledim. Eh peki madem istiyorsunuz vuralım dediler ve aşılandım. 3 yıl önce de bir yavru kedi tarafından fena halde ısırılmış ve aşılanmıştım ama aşıların geçerlilik süresi en fazla 18 aymış... Kuduz aşılarım burada da devam edecek.
Kuduz tedavisi olmayan bir hastalık olduğundan eğer bir hayvan tarafından ısırıldıysanız veya tırmalandıysanız hemen bir devlet hastanesine başvurun.
Aşı yapmak istemeseler de siz aşınızı olun. Bir de ısırıldığınız bölgeyi sabunlu suyla yıkamak çok önemli. Ben ne yazık ki Efes'in ortasında böyle bir şey yapamadım. Eğer mümkünse ısıran hayvanı gözetim altında tutun, bir hafta süresince sağlıklı yaşamaya devam ederse bir şey yoktur demektir.
Aşılandıktan sonra keyfim yerine geldi ve gezmeye devam ettik. Öğrencilerimin ilgisini görmeliydiniz :) Onlara da hikaye çıktı :)

15 Kasım 2009 Pazar

anneeeee, burnuma uğur böceği soktum!!!



Cumartesi sabahı Deniz ve annesi Ö. kahvaltıya geldiler. Yedik, içtik, söyleştik, Ö. Ada'ya ben Deniz kızıma doyduk. Çocuklardan, eşlerden, hal ve gidişten konuştuk. Yedir, içir, uyut derken akşam oldu :) Deniz Sezar'la bol bol oynadı. Ö. kedilerden çok korkuyor, bize geldiğinde kediler veya biz bir odaya kapanıyoruz, ya da kapanıyorduk. Deniz kızımın kedi sevgisi annesinin korkusunu da bastırdı ve Ö. kedilerle aynı odada bir gün geçirdi. Sezar normalde sakin bir kedidir, gelenleri koklar sonra koltuklardan birinde uykuya gömülür. Oti biraz daha yaramazdır, gelenlerin çanta veya torbalarına girmeye çalışır, gelen kişi güzel kokuyorsa kucağına bile gider. Bu kez Oti yanımıza gelmek istemedi ve küçük odada uyudu. Sezar Deniz'le oynadı bolca. Ben de geleceği görür gibi oldum. Deniz'le Sezar'ın diyalogları;
- Sezaaaar, gel.
-.......................
- Anne, beni seviyo...
-......................
- Sezar, senin adın Deniz olsun.
-....................
- Sezar, seni çok seviyorum, senin için bi şarkı söyliycemmm (bir kız varmış...)
-...................
- Yat Sezar, seni seveceğim.
-...............
- Kuyruğunu çekince korkuyo!!!
-................
- Sezar, sen benim kedim ol.
- Eh giderken götürün o zaman (ben)
- Yok sizde kalsın!!! :)
Akşamüstü daha önce bahsettiğim Deniz bebeği ve ablası Nehir'i görmeye ve bir türlü veremediğimiz hediyelerini götürmeye niyet ettik. Düştük yollara, aslında ev yakın ama ben Ada'yı kucağımda götürmek gibi bir hata ettiğimden ağırlıklar fazlaydı :) Neyseeee, zili çaldık, epey sonra kapı açıldı, üç kat çıkıldı. Veee kapıyı Deniz bebekle annesi S. açtı. S. bir tuhaf... Nehir biz kapıyı çalarken;
- Annneeee, uğur böceğimi burnuma soktum
demiş!!! Babası baktı ki kocaman ve tahtadan uğur böceği burnunun derinliklerinde... Tokasının bir parçasıymış... Hepimizin yüreği küt küt... Nehir'in dünya umrunda değil Deniz'e bisiklete nasıl binileceğini anlatıyor. Güler misin ağlar mısın? Tam o sırada Deniz (büyük olan) hapşırmaya, bebek Deniz acıkıp ağlamaya başladı. Durum giderek traji komik bir hal alırken, annesi Deniz'i emzirmeye, ben burnundan uğur böceği çıkarılmaya çalışılan Nehir'i tutmaya çalıştım. Ada'yı da Ö. e verdik. Baktık burundan uğur böceği çıkmıyor, baba kız hastanenin yolunu tuttular. Tam bu sırada Deniz (büyük olan) salonun koltuk ve yerlerine ve annesinin üstüne çişini yaptı (hepsine ve eşit miktarda) aynı zamanda hapşırmaya devam etti, Ö. "valla sapasağlamdı, ay üşüttü mü, ne yapsak dağılsak mı" diye endişelenirken, ben Ada'ya mama vermeye çalışırken, bebek Deniz tekrar uyandı. Bu arada ben "ah başım ağrımaya, boğazım batmaya başladı" diye söylenmeye başladım... Hoh! yazarken bile yoruldum :) Neyse etraf ve üstbaş temizlendi, hastaneye gidenler arandı, acil doktoru çıkartamadığından KBB uzmanı gelecekmiş, onu bekliyorlarmış. Sonunda geldiler, uğur böceği ellerindeydi :) Nehir ve Deniz oynamaya, bebek Deniz uyumaya dalmışken biz de Ada'yla eve dönmek üzere çıktık. Yolda R. ve Ç. yı gördük, onlar da "acaba evdeler mi" diye düşünürlermiş meğer. Hep beraber eve girdik, Ada mamasını yedi, tam biterken yediği herşeyi ama herşeyi kustu, salon, mama sandalyesi, koltuk ve benim üstüm battı. Haydi temizlik, çamaşır makinesi çalıştırmaca, çay kahve ikramı, Ada'yı uyutma derken vakit epeyce geç oldu.
İşte böyle deli bir gündü dün.
Hepimiz iyi ve sağlıklıyız. Bu da böyle bir anı oldu bize :)

7 Ekim 2009 Çarşamba

Sevilmeyen deyimler ve sevilen kedi Oti


Geçenlerde Demet' in blogunda okumuştum. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik deyiminin aslında neyi kastettiğini... Bugün de ben benzer bir durum yaşadım. Ayşe ve ayşe ile mailleşirken "bir taşla iki kuş vuralım" felan dedim. Maili gönderdikten sonra düşündüm, ne fena bir deyim bu! Bir taşla iki kuş, bak bak bak!!! Ben de bu deyimi hayatımdan çıkarmaya karar verdim, tıpkı yüzerken ki kuyruk misali... Deyimlerimizde bile hayvan düşmanıyız, pes...

Neyseeeee...

Othello'mun doğumgünüsüydü iki gün önce. Dört yaşında koca delikanlı oldu Oti. Yaramazlıklar tam gaz devam. Sabah 5 suları acı acı miyavlamalar (sebebsiz yere), küçük odaya girmek için yırtınmalar, girince de çıkmak için bağırmalar, kapıya atlayıp açmalar, Sezar'la işbirliği (ki bu nadir bir olaydır) yapıp üçlü koltuğun kenarını kemirmeler, laptopun esc,f1 ve delete tuşlarını yerinden çıkartmalar, yine laptopun fanına popo dayayıp içeriye tüy kaçmasını sağlamalar, kendi mamasını yedikten sonra bir de Sezar'ın mamasını yemeler... Daha neler neler... Olsun varsın, seni çok seviyorum yaramaz oğlum... Sezar'ın doğumgününde nasıl başladığımızı anlatmıştık, peki Oti nasıl girdi hayatımıza;

Bir iş dönüşü Moda'da servisten indim, baktım caddede bir grup insan bir arabanın etrafında toplanmış, ellerinde siyah bir yavru. Meğer bütün gün araba motorunda sıkışmış kalmış kara kedicik, tüm gün bağırmaktan yorulmuş, halsiz. Kalabalık grup süt vermeye çalışıyor, "durun yavru kediye süt verilmez, ishal olur, illa verecekseniz su ve şeker karıştırın" sözlerime karşılık kalabalık biraz dağıldı "öyle içmez, şırınga bulun" kalabalık yerini tek tük insanlara bıraktı "kedi böyle mi tutulur canım" dediğimde en son kediyi bulan berber çırağı ve ben kalmıştık. Ben berber çırağına, çırak bana, kara kedicik ikimize baktı... "Haydi, gidiyoruz" berber çırağı sordu "Nereye abla?" nereye olacak bizim eve. Kedi hastanesi ve yoğunbakım olarak kullanılan küçük odaya :) Berber çırağı elimdeki torbaları ben kara kediciği taşıdım. Kapıyı açan sevgili çırak ve kedi ile eve gelmemi hiç yadırgamadı. Küçük kedicik, halsizliğini atana ve bir sahip bulana kadar bizimle kalacaktı. İşte tam dört sene oldu :) Adını Shakespeare'in mağripli kahramanı Othello'dan aldı, baktık söylemesi zor Oti olarak hafızalara yer etti. Şirinken Oti, kızgınken Othello olarak seslenmekteyiz kendisine :) Çok yaramaz çok! Sezar'ın tahtını salladı, tek başına mutlu mesut yaşayan Sezar'ımızı küçücük haline bakmadan dövmeye kalkıştı. Hala da sabahları bir posta Sezar'ı kovalar, durup dururken uyuyan Sezar'ı gidip rahatsız eder. Eh, yaramaz olacağı daha ilk gününden belliydi, gidip bir arabanın içine girmesinden :) Yine de seni seviyoruz yavrumuz, ikinci oğlumuz, kara maymunumuz.

not: fotoğrafta kemirdiği bölüme serilen örtü ve Oti görülebilir. Kendisinin şahane pozları olmakla birlikte bu aralar daha çok kudururken veya uyurken görülmektedir. Kudururken ki fotoğraflarında sadece siyah bir şey şeklinde çıktığından bu fotoyla idare edilmek istenmektedir. :) gözünün üstüne ne oldu diye sormayın, endişe etmeyin, tüm kedilerin göz-kulak arası tüyleri seyrektir, Oti simsiyah olduğundan fazlasıyla belli oluyor...

5 Ekim 2009 Pazartesi

bu aralar...

Çok sevgili ve sayın blog;
yazacağım, yazacağım diyorum bir türlü yazamıyorum. seni ihmal ettim affet :) iş delirdi, toplantılar, dersler derken eve kendimi zor atıyorum, Ada uyuyunca ben de hooop uykunun kollarına... Sevdiğim blogları okumayı ihmal etmiyorum ama, bu arada yenianne'cim bloguna ne oldu, giremiyorum???

Rutinimiz oluştu şükür, bünyem iş-ev arası gitgellere alıştı, evet yorgunluk oluyor ama çalışmaya devam etmekle iyi bir karar vermişim. Şu aralar işte yoğun ama güzel günler yaşadığımdan mı böyle düşünüyorum bilemedim ama iyi bir karar vermişim. Haftanın bir gününü süt izni olarak kullanmam, öğretmen olmanın avantajlarından biri olarak başka işlere nazaran erken eve gelmemin de etkisi var elbette. Ben bu mesleği yapmak için eğitim almadım ama sonradan çok sevdim. Öğretmenlik güzel şey. Bu yıl okulda bazı arkadaşlarımın çocukları öğrencim oldular, çok tatlı bir his. Ada'da büyüyecek, benim arkadaşlarım öğretmenleri olacak :)

Ada'yla her gün güzel, her gün bir macera. Çok tatlı çok. Büyüyor, Ada'm oluyor... Şu altı ayı bir değerlendirmek istiyorum bir sonraki yazıda. Neydik ne olduk bu altı ayda bir bakalım... Ama önce geçtiğimiz günlerde neler yaptık bahsedelim, bahsedelim ki unutmayalım...

Geçen haftalarda bütün kızlar toplandık, sorduk niye yıprandık, yıprandık yıprandık gecesi vardı, o gün o kadar yoruldum ki anlatamam, içimden gitmek gelmese de son anda ben gelebileyim diye eve yakın bir mekanda toplandıklarını düşündüm ve Ada uyuduktan sonra gittim. İyi ki gitmişim, çok iyi geldi.

Canım S. hamileliğinde son haftaya girdi. Derin kızımız haftaya aramızda olacak inşallah :) Onunla da şöyle bir ayaküstü görüştük, bu hafta bir daha gideceğim. Gidip göbeğini seveceğim. Derin gelince çok merak ettiğim bir soru da cevap bulacak. İkinci çocuk nasıl bir his? Nehir ve Derin'in arası tam olarak 2,5 yaş... İdeal-mı :)))

Yine canım arkadaşım T. da hamileliğinin 9. haftasında. Her an beraberiz ve konuştuğumuz tek şey bebek :) Bir anlamda hamilelik danışmanı oldum kendisinin. Her şey yolunda gidecek ve Ada'nın yeni arkadaşı aramıza katılacak :)

Ada doğduktan sonra bizim evli ve asla çocuk düşünmeyen dostlara bir haller oldu. Üç çift dost; bebek istiyoruz, çalışmalar başladı müjdesi verdiler. Böyle giderse bir yıl içinde etrafımız bebeklerle dolup taşacak :)

Veeeee dün harika bir şey oldu. Canım dostum G. nişanlandı :) Kız isteme&nişan birlikte, aile içinde sade bir törendi. Biz de oradaydık elbette :) Hepimiz heyecanlı ve mutluyduk. Aralık ayında da düğün var. Şen ola düğün şen ola... :)

Nihayet Anne İş'te kitabını alabildim. Kadıköy'de kitapçı kitapçı gezdim ve muradıma erdim. Aynı anda T. için Anneeeee, anne oluyorum'u da aldım. Önce ben okuyorum ama :) Samimi bir kitap, bir ikiz annesinin hamilelik serüvenini anlatıyor. Okudukça aslında hamileliğimi unuttuğumu anladım. Mesela; sürekli sola dönerek yattığımı ve "ahhh ne güzel şey sırt üstü yatabilmek, çok özledimmmm" dediğimi, içimden gelen her şeyi yiyemediğimi, el ve ayaklarımdaki şişlikleri, son ay başıma bela olan ishali, çok yorulduğumu, çok derse girip okuldan yorgun argın gelmemi, endişelerimi, sorularımı, ev tadilatıyla birlikte ruh ve beden olarak çöküşümü unutmuşum! Okudukça hatırladım. Sevgili az önce "o günlere dönmek ister misin?" diye sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim "Evet". Karnımda oynaşan Ada' yı ve o tatlı heyecanı hiç bir şeye değişmem :)))

İşte böööle sevgili blog.
Öperiz.

21 Ağustos 2009 Cuma

5. ay doktor kontrolümüz

Bugün ilk kez süt iznimi bir tam gün olarak kullandım. Geçtiğimiz hafta bazen geç giderek, bazen erken çıkarak kendi çapımda günlük bir düzen yapmıştım. Bu hafta mesai saatlerine uydum ve bir tam gün izin yaptım. İki hafta daha öğrenciler yok, yine kendi kendime bir uygulama yapabilirim. Okul açılınca, ders programıma göre süt iznimi belirlemek istiyorum, gönlüm bir tam günden yana, bakalım...

Dün ve bugün sevgili tiyatroya provaya gitti. Dün babaanne ile ilk günüydü Ada'nın, sorunsuz atlatıldı, bugün benimleydi, ana oğul takıldık. Dün gece 3 sularında başlayan ağlama ve ıkınma sorunları yüzünden gündüz de pek keyifli değildi Ada'm. Tüm ısrarlarıma rağmen çorbasını içmedi, sanırım emmeyi de bırakıyor, soldan hiç emmiyor yaklaşık bir haftadır. İşyerinde günde bir sağıyorum sütü, sabah ve akşam da emiyor ama sütüm her zamanki gibi az. Bugün pek emmek de istemedi, biraz zorladım baktım almıyor sağıp verdim... Çorbayı içirirken öyle çok bağırdı ki, komşular ne oluyor felan diye meraklanmışlardır eminim...

Bugün doktorumuza da gittik, aşılarımızı olduk, tartıldık, boyumuz ölçüldü. Büyümüşüz :) Maşallah yavruya... Doktorumuz neler söyledi bakalım bu ay;
  • Devit'e bye bye diyoruz.
  • Çorbaya bulgur da katabiliriz pirinç yerine.
  • Kabızlık problemlerimiz için fitil kullanmalıyız (pek sevmiyorum ben, son dakikaya kadar bekliyorum açıkçası ama bu sabah çok zorlandı yavrum)
  • Göbek fıtığımız çok çok iyi durumda, yakında hiç kalmayacak.
  • Kayısı ve şeftalinin yanı sıra armut da yiyeceğiz.
  • Akşam öğünü olarak kaşık maması yiyeceğiz. Armutluyu tavsiye etti, ancak biz muzlu sütlüyü bulduk çıkışta, o da olurmuş. (Bu arada sepetleri için Milupa'ya çok teşekkür ediyorum. Biz tatildeyken babaannemize bırakmışlardı, ne zamandır teşekkür edeceğim bir türlü olmadı) Sepetimizde de bir sürü mamamız var, onları da yavaş yavaş yiyeceğiz bakalım.
  • Ada'nın sol ayak parmaklarından bir tanesi (3 numara) diğerinin üstüne çıkıyordu, ne yapabiliriz, ortopedik bir sorun mu var dedik, hayır ama araya pamuk koyarak bu durumu engelleyelim dedi doktor.
  • Ada kendini kasan, sıkan bir çocuk. Aynı durum bende de var, dişlerimi sıkarak uyurdum bir ara, ya da bir şeye konsantre olursam kendimi sıkmış bulurum bir anda. Doktor muayene sırasında kasları çok sertleşmiş, biraz yumuşasın, böyle giderse yürüme sırasında da hep düz ve sıkı durur, yürümeyi yavaşlatır dedi. Her gün ayaklarına, baldırlarına ufak ufak karnına doğru egzersiz yapılacak.
  • Su verebiliriz artık... :)
Yarın Ada'nın bir türlü yaptıramadığımız perdeleri geliyor (umarım, genelde söz verdikleri tarihte gelmezler ya) perde gelince odasını da tamam olacak, artık odasında uyuyacak... Yarın odanın genel bir toparlanması, yatak örtüsü ve yatak kenarındaki yastıkların felan yıkanması gerekiyor. Ada büyüdü de kendi odasına çıkıyor bakın hele. Bir zaman gelecek ve ayrı eve bile çıkacak ühüüüüü... Neyse, daha çok var o zamanlara. Odası tam istediğim gibi oldu Ada'nın, mobilyaları felan. Duvarları hala boş, aile ağacı yapmıştım çerçevelenmesi gerekiyor, bir kaç güzel poster almayı düşünüyorum, kitap rafları var onlar monte edilecek ve sıra Ada'ma kitap almaya gelecek. İlk kitabım diye bir kitap hediye geldi, geçen gün de biz Küçük Prens aldık oğluşa. Her güne bir masal ve her güne bir ninni kitaplarımız da var, yerleştirmeli...

Kitap deyince... Ada'ya zaman zaman masal anlatıyorum (çok erken biliyorum ama bir yerden başlamalı) fekat geçen gün bütün masalların aslında kızlar için olduğu gibi bir fikre kapıldım. Kahramanlar genellikle kızlar çünkü, cinsel ayrımcılık yapmak istemiyorum ama Külkedisi, Pamuk Prenses, Kırmızı Başlıklı Kız hep dişi dünyaya hitap ediyor. Elbette bu masalları da bilmeli ama çocuğun özdeşleşerek dinleyeceği ilk masallar bunlar mı acaba? Mutlu Prens, Çizmeli Kedi, Keloğlan, Alaeddin aklıma geldi ilk olarak... Propp'un Masalın Biçim Bilimi'ni okumuştum, hemen yeniden bir bakmalı... Aslında en güzeli Ada'ya masallar yazmak... Yerli J.K. Rowling mi olacağım acaba? :)

yine karışık kuruşuk bir yazı oldu... :)

18 Ağustos 2009 Salı

Mini diyalog



Dış-Gün- Okul

Biri*: Oooooo tekir'cim, merhaba... Ne o ikinciye mi hamilesin? Haaa haaa haaa (Türk filmi kötü kadın gülüşü)

Tekir: ................................................................

evet böyle insanlar var... İnanamıyorum ama var işte... Doğum yaptıktan sonra hop diye zayıflanamayacağını, böyle şeylerin genellikle filmlerde ve mankenlerin yaşamlarında gerçekleşebileceğini, üstelik dünyadaki herkesin zayıf olması gerekmediğini, kilolu ve göbekli de mutlu olunabileceği neden anlamıyorlar...

*Biri adlı kişi hakkında ipucu; zayıf, yaşlı, bekar... (yaşasın kötülük)

foto: artsmack.com

7 Temmuz 2009 Salı

Misafirler ve misafirlik

Müsaitseniz annem size gelicek zamanlarından beridir misafiri ve misafirliğe gitmeyi severim. Babamdan geçen huyum -başkalarının evinde pek yemek yiyememem- bile engel olamamıştır bu duruma. Ben zati misafirlikte doğmuşum, durun anlatayım bunu;

Yıl 78. Halam ve eniştem Esenler'de oturuyor, annem bana hamile. Babamla ziyarete gidiyorlar, halam "gelin bizde kalsın, biz getiririz" diyor. Babam eve dönüyor. Babam gidince anneme sancılar gelmeye başlıyor, annem henüz yeni gelin olmanın getirdiği sıkıntılar ve utangaçlıkla belli etmiyor, ev kalabalık başka birileri daha var, nihayet biri fark ediyor. Koşarak ebe çağırılıyor, ebe kapıda iki erkek görünce korkup gelmem diyor, ikna olup geldiğinde ben de geliyorum :) Ertesi sabah -telefon yok tabii- büyük kuzenim A. babama "Dayı, kızın oldu" dediğinde babam kısa süreli bir şok geçiriyor... :) Halamın evinde doğduğumdan yıllarca "bak sen burada doğdun, bu yatakta yattın" gibi şahane bilgilere eriştim. Şimdi diyeceksiniz ki, annen bile bile mi gitti? Yok, anneme daha doğuma var demiş doktor, ilk günden aceleci olduğumu belli etmişim. Ada'nın neden erken doğduğu sorusu da böylece yanıtlanmış oldu :)

Neyse,

Misafiri bol bir evde büyüdüm. Bostancı-Altıntepe'de geçen çocukluğum ve gençlik yıllarım boyunca tüm semti tanımanın güzelliklerini yaşadım. Evlenince sevgili ile ortak arkadaşlarımız, bireysel arkadaşlarımız, sonradan tanıdıklarımız derken bayağı kalabalık bir çevremiz oldu ( ve biz bu durumdan çok memnunuz) haliyle misafirlerimiz de eksik olmadı, biz de bolca misafirliğe gittik.

Ne demeye çalışıyorum, laf nerelere geldi. Durun toparlayayım...

Geçen gün ilk kez Ada ile bebekli bir eve misafirliğe gittik. Yani bir bebek, başka bir bebekle tanışıyor. Ne büyük bir olay-mış!!! İşokuldan eski bir arkadaş. Aynı ay hamile kaldık, o tabii normal zamanında doğum yaptığından bebek henüz 2 aylık! S. ile gidecektik ama Nehir hastalandı ve gidemedik. Ben, koca, Ada düştük yollara. Hava sıcak. Çok sıcak, öyle böyle değil. Ter içinde evi bulduk. İlk kez gittiğimizden evi telefon tarifleri ile bulduk, koca direksiyon başında sinirlendi, Ada sıcaktan mızmızlandı vs... Neyseeee, koca bizi eve bıraktı ve kendini caddeye attı. Ada ile eve girdik, mama saati gelmiş, şöyle bir emzireyim dedim o da ne, ev o kadar kalabalık ki... Bir sürü insan. Meğer habersiz başka misafirlerde gelmiş. Oturduk. Oturduğumuz yer deri bir koltuk. Tekrar ediyorum, hava sıcak. Üstümdeki elbise bana, ben deri koltuğa yapışmış haldeyim. Evin diğer misafirleri beni daha doğrusu Ada'yı görür görmez sorgu suale başladılar. Boyu kaç, Adı ne, Kaç kilo, Neden erken doğdu (en kıl olduğum soru da bu. Canım istedi!!!) Uyuyor mu, Gece kaç kere uyanıyor, Sütün nasıl (İkinci en kıl soru), Kim bakacak... Ben bir yandan Ada'yı serinletmeye, bir yandan sevimli olmaya, bir yandan cevap vermeye, bir yandan ikram edilen loğusa şerbetini bembeyaz örtülere damlatmadan içmeye çalışırken ve bir sessizlik yakalamışken Ada'dan zorrrrrrrrrrrttttt diye bir ses geldi. Kibarca gaz çıkardı diyelim ama ne gaz :) Ben gülmeye başladım aynı anda bir koku hijyen salonu etkisi altına aldı! Kaka, ama ne kaka :) Deri koltukların üstünde kibarca değiştirdik. Mama saati geldi bu arada. Mama hazırlamak için çantayı açtım. Biberonun parçası eksik! Dr. Browns'ların vida gibi bir şeyi var ya işte o! Mecbur onsuz hallettim yine deri koltuklara dönüp, her yana kağıt peçeteler sarıp içirmeye başladım. Damlatıyor biberon o parça olmayınca. Hem de bayağı bir damlatıyor!!! Bir havlu rulosunu bitirmeye yüz tutmuşken az evvelki kokudan bir tane daha, buram buram. Yine bir alt değiştirmece... Bu arada teyzeler sustu mu, hayır. Açılan bezden göbek fıtığını gördüler. Yandık!!! Sorulara yine cevaplar verdik. Bu arada arkadaşım ne mi yaptı? O da kendi huysuz yavrusunu besledi, altını değiştirdi, ilacını verdi, misafir ağırladı canım. Teyzeler daha sonra iki bebeği karşılaştırmaya başladılar ki en fena kısım burasıydı...Bir süre sonra teyzeler gitti ama biz de bittik. Mama tam olarak içilmedi, içilen cc'nin büyük bir kısmını da kağıt havlu emdi zati. Arkadaşımla iki üç dakika çene çaldık ve acilen gelmesi için sevgiliyi aradım. Kısa sürede geldi. Toparlanıp anneme gittik, geniş geniş emzirdim, sevgili eksik biberonun ağız kısmına poşet doladı lastik gibi oldu akıtmadı böylece, doya doya besledik yavruyu...

Teyzelere selam olsun. Buradan sevgilerimi gönderiyorum :)

Misafirlik kısmı böyle, bana gelen misafirleri de sonra yazayım :)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

tek heceli üç sözcük


Şu aralar hayatımda tek heceli üç sözcük var;

ADA
SÜT
TEZ... :)

Peki gelişmeler var mı? Olmaz mıııı? Bir kere Ada'm büyüdü, koca delikanlı oldu. Doğum haftasına gelince kendi kendine uyanmaya, hatta acıkınca ağlamaya başladı...:) Uykuya düşkün hali sabahları hala azıcık da olsa devam ediyor ama gündüz ve gece hiç uyumak istemiyor... Yeterince uyudum diye düşünüyor olmalı...

Süt konusuna gelince, evet sütümde bir nebze de olsa artış var ama mamadan vazgeçmedik. Her öğün önce emme, sonra Milupa mama veriyorum. Sabahları ve gece seanslarında emmek istemiyor, sütümü pompa ile sağıp veriyorum. Peki sütümüzü nasıl arttırdık? (Artmak demişken öyle çeşme kıvamına gelmedi ama yaklaşık 20 cc arttı) Bir kere sütümüzün az olduğunu duyan anne dostlarımız hemen tavsiye telefonlarına başladılar, onlara moral destekleri için çok teşekkür ederiz, blogger arkadaşlar yazdılar, onlara da çok teşekkür ederiz, annem ve kayınvalidem hep destek zaten...:) İşokuldan arkadaşım A. bana ısırganotunu tavsiye etti, etmekle kalmadı haplar ve yurtdışından getirdiği bir çay verdi. Ben ısırganotu hapını almakla birlikte gidip Kadıköy Çarşı'dan ısırganotu çayı da aldım. Tavsiye ederim, içimi kolay. Bir başka işokul arkadaşım Y. gürül gürül akan sütünün giderek azaldığını görünce dut pekmezine başvurmuş ve yararını görmüş. Hemen aldım tabii. Yine Kadıköy Çarşı içinde Arifoğlu'ndan aldım, gerçekten yararlı olduğunu düşünüyorum. Bir de dut ve siyah çekirdekli üzümden komposto yapıp içtim. Dereotu ve bolca su da tüketiyorum. (Şimdi yazınca midem iyi kaldırıyor bunları diye düşündüm) Yeşillik, özellikle de semizotunu bolca yedik geçen hafta, o da faideli olmuş olabilir...

Ve tez... Tezimin oyun olan kısmını bitirdim ve hocaya yolladım. İyi midir, kötü müdür bilemem, eksikleri çoktur ama hiç olmazsa kaba inşaatı bitirdik :) Şimdi giriş ve sonuç bölümlerini yazacağım. Akademik kısmın bir bölümünü yazmıştım ama eksik. Konuya hakim olmam için kitapları bir kez daha okumam ve hatırlamam gerekiyor. Bu hafta okumaya, önümüzdeki hafta da yazmaya ayrıldı. Haziran gelmeden jüriye çıkabilsem. Mezun olabilsem... Bebekle yazmak zormuş. Tam konsantre oluyorum derken bir ağlama...

Olsun varsın herşeye değer Ada'm... :)

not: Bebeklerle yazmak zor demişken, görüldüğü gibi Othello yazmama izin vermiyor... :)

27 Nisan 2009 Pazartesi

Tekir'in tavsiyeleri

Ben blogumda hamilelikle veya bebek alışverilerimle ilgili şeyleri pek yazmadım, çekindim biraz, biraz da gerekli bulmadım ama böyle yazılar yazan annelerin bloglarını merakla takip ettim. Aslında faydalı bunları yazmak (bazı bloglarda bunlarla, lise tabiri ile "hava atıldığını" da gördüm) Şimdi ben de belki beni bir hamile okuyucu okur, ya da yeni bir anne diye şuracığa naçizane tavsiyelerimi yazayım dedim...:)

Sterilizatör: Bence şart bi olay. Biberonları kaynatmaya kalktım ilk başta ama olmadı ya da ben yapamadım. O yüzden mutfağın en güzel yerini kendisine verdim.

Pompa: Bu bence anneler için hele hele de çalışan anneler için şart ötesi bir şey. Ben süt azlığından hergün kullandım. Herkesler şunu tavsiye ettiğinden ben de doğum yapınca acilen aldık :) Bu ürün güzel, güzel ama çok gürültülü çalışıyor. Gece ve sabaha karşı süt sağmak istemezsiniz...:) Bir üst modelini denemek gerek. Ses takıntısı olmayanlar veya ağır işitenler için şahane bir ürün ama... Gerçi ben geçen gün gidip bunu da kiraladım, hastanede kullanmıştım ve çok iyi çekiyordu. Daha çok süt alabilmek için kiraladım ve evet gerçekten daha iyi çekiyor ve daha çok süt alabiliyorsunuz.

Yatak: Beşik veya hasırlı süslü şeylerden kullanan arkadaşlarım da var ama ben park yatak aldım ve çok memnunum. Beşik ve hasır özellikle ilk aylarda çok şirin ve şık kabul. Ama park yatak çok kullanışlı ve geleceğe yönelik bir ürün. Ben biraz ıvır zıvırlı bir ürün almıştım, oyuncaklı, alt açmalı, titreşimli vs. Bunlara hiç gerek yok, sadece yatıyor...:)

Telsiz: Yeni aldık. Önce bir görüntülü şey edelim dedik, eve geldik ürün şahane, renkli tv gibi... Ama holde... Yani aleti salona getirince siyah beyaz ve cızırtı hakim, Ada görünmediği gibi sesi de duyulmuyor cızırtıdan. Geri götürdük, satıcı evinizde internet varsa bazen çekmiyebiliyor dedi. Pardon! İnternetsiz ev mi var kardeş dedik ve görüntüsüz bir tane aldık, bu çekiyor. Bizim için önemliydi telsiz, evde iki kedi bulunduğundan Ada'nın oda kapısı kapalı duruyor, kapı kapanınca da sesini duyamadım mı diye zırt pırt odasına gidiyordum...

Oto koltuğu-puset: Çok lazım bir şey, hastaneden çıkarken şart. Bize B.ve K. oğullarınınkini verdiler, ürün güzel. Eskimesi için en az 10 çocuk dolaşması gerekir ki ben de bizim oğlan büyüyünce bir başkasına vermeyi düşünüyorum. (Bu alışkanlık çok güzel bir şey, yani özellikle bebek eşyalarında çok iyi işliyor)

Tekstil: Daha hamile olduğumu anlar anlamaz başladım kıyafet almaya...:) Dr. 5. aydan sonra "iri bir bebek olacak tekircim, uzun boylu ve kilolu" deyince aldığım bazı küçük ve yeni doğan şeyleri götürüp iade ettim, sonuç: Ada erken doğunca benim aldığım ve "ancak sığar" dediklerim biraz bol geldi...:) Arkadaşım Ö. bana kızı Deniz'in newborn bodylerini getirmişti, onları çok kullandım, Chicco'nun zıbınları muhteşem ötesi, yıka yıka giydir. Ama en çok tavsiye edeceklerim Mothercare'in eldivenli ve ayaklı tulumları. Şahaneler, eldiven zaten biraz komik bir olay ya, bu süper... Yine de iki parçalı giysileri tavsiye ederim... Alt açma daha kolay, üşüdü derdi daha az... Ben Ada nasıl olsa Mayıs ortası gelecek diye çok ayaklı alt almamıştım ama olanlarla idare ediyoruz. Ha bu arada yeni annelere en büyük tavsiyem kendilerini bu giysi olayına çok kaptırmasınlar, acaip hediye de geliyor bir yığılma oluyor. Bir de alınan giysinin şirinliğinden çok pamuk olması önemli. Etiketi okuma alışkanlığı edinmeli insan. Ben bir defasında karfurun içinden öyle markasız penye bodyler felan almıştım, ah ne şahane çıktılar, hem sağlam, hem sağlıklı, hem ucuz. Yıka yıka giydir...:)

Tecrübe edemediklerim;

Oda&Mobilya: Henüz odasını kullanmaya başlamadık ama her gün bir kere gidip bakıyorum odasına :) Hala kokusu çıkmadı :(

Araba: O da odasında duruyor, evde bir iki tur attık sadece. Bence güvenlik ve ağırlık meselesi önemli, biz 4. katta ve asansörsüz bir binada oturduğumuzdan hafif bir şey almaya çalıştık.

Kanguru: Daha kullanmadık ama sling de alacağım ki, sling mi kanguru mu tartışmasına katılabileyim :)

Aklıma gelenler bunlar şimdilik. Unuttuklarımı da sonra eklerim...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Süt meselesi ve diğer şeyler hakkında...

Her yeni annenin sorunu SÜT meselesi-dir ya hani, evet ben de bu süt meselesine kafayı taktım, Ada hem nazlı, hem erken, hem de keçi burcu bir çocuk çıktığından bu süt meselesi daha da önem kazanıyor.

Sütün geliyor mu?
Bu cümleden nefret ediyorum.
Sana ne?

Herkes ilk bunu soruyor, bi naber de, nasılsın de, ruhun aydınlık mı de, değil mi ama... Bende de suç var, yediğime pek dikkat etmiyorum, saatler boyu aç kalabiliyorum, bu benim baş özelliğimdi zaten, yani karnım acıkınca hatta çok çok acıkınca yemek yemek aklıma gelir, o anda da ne bulursam onu yerdim... Hamilelikte bu durum biraz değişmişti, iştahım epey açılmıştı, demek şimdi eskiye döndük... Oysa kayınvalidem her gün bana kompostolar, yemekler yapıyor... Akşamları eve eli kolu dolu geliyor. Akşam yemeklerim süper bu yüzden. Ammmmaaa kahvaltı mesela, unutabiliyorum, ya da sabah ikinci emzirmeden sonra yapabiliyorum ki saat 12 oluyor. Bu durumda sütümün azalması da hiç anormal değil... Anne çayı (Humana) içiyorum bolca ama tek başına yeterli değil. Annem, dereotu ve maydonoz getirmiş bir de küçük küçük kuru soğan her yemekle yemeliymişim. Soğanı çok severim ama hergün yiyecek kadar da değil anne :) Karar verdim, yemeklerime çok çok dikkat edeceğim ve sütüm olsun diye bolca yemek ve vitaminli şeyler yiyeceğim. Çünkü sütüm gelmeyince çok üzülüyoruz ailecek.... Yaşasın Yemek Yemek... Yemek demişken şu Vedat Milor'u çok fena kıskanıyorum yahu! Adam sürekli ne biçim yerlerde ne biçim yemekler yiyiyor. Süper pahalı restlerin yanı sıra aile salonumuz vardır yazılı mahalle lezzetlerini de biliyor. Dün mesela işkembeli nohut yedi Fatih esnaf lokantalarından birinde, işkembe sevmem ama canım çekti, Vedat Milor öyle bir hüpletti ki...

***

Gelelim diğer şeylere;

Sigorta arıyorum bolca, gelen tekliflere bakınıyoruz kocayla... Biraz akıllı olmak ve poliçeleri iyi okumak gerekiyor, limitleri de iyi hesaplamalı... Bu arada Ada'nın ROP muayenesi var bu ay (Erken doğan bebeler için göz testi) hiçbir sigorta geçmiyor dr. un bize tavsiye ettiği yerde, sonracığıma kalça ultrasonu ve işitme testi var... Bu ikisi için de gitmeyi düşündüğüm iki hastanden fiyat aldım inanılmaz fark var arada. Birinde SSK geçiyor hastanelerin ama dr. beğenmiyorum, diğerinde tavsiye bir dr. var (beğenip beğenmeyeceğimizi bilemiyoruz) ama testler çok pahalı. Sanırım tavsiye dr. a gidip testleri diğer hastanede yaptıracağım...

***

Tezimle ilgili artık yumurta kapıya dayandı demek bile az kalıyor... Bu ayın sonunda en azından kabasını hocaya atmak zorundayım... Biraz biraz didikliyorum vakit buldukça... Umut var mı bilemiyorum ama eğer mezun olamazsam çok üzülürüm...

***

Tv ve kitap okumak hayal oldu... Hamileliğin son günlerinde okumayacağım, tezime adayacağım desem de AŞK'ı okumuştum, şimdi de baş ucumda bebek bakımında mucizevi... var ama onu da bir türlü şöyle içine dalarak okuyamadım, emzirirken okunamayacak kadar da ağır bir kitap :( Tv dizilerimde artık ipin ucu kaçtı. Behlül ve Bihter ne yapıyor, koca yanak nasıl, Fikret'in kayınvalidesi eve döndü mü bilemiyorum. E.R, CSI NY, Lost, D. Housewifes yalan oldu... :(

***

Ama bolca müzik dinliyoruz, neredeyse 24 saat. TRT 3 ve Billboard radyo... Tavsiye ederiz. Hele Billboard radyo şahane, genellikle Oldies Goldies takılıyorlar ve bu beni mest ediyor. İce İce Baby'yi dinlemeyeli çok olmuştu mesela dün çaldılar bir hoş oldum. Dr. Alban mesela... Hatırladınız mı? Mc Hammer ve şalvarlı dansçılar... Süper süper yani... Bugün oğluşla dans etmek için şarkı tuttum ne çıktı; FELİÇİTA :) dans ettik oğlumla bolca... TRT 3 radyo biraz daha ağır abi, bilmemne beşlisinin Macar besteci bilmemkimin falanca bestesini çalıyorlar, sonra programlar var var, bale eserleri dinledik mesela cumartesi günü, Ada'yla birbirimize baktık ciddileştik dinlerken :) Babası klasik eserleri dinlemesini çok istiyor Ada'nın, bakalım ben ne kadar dayanabileceğim...:)

***

Oooo benim süt saatim gelmiş, Tekir kaçar...:)

8 Nisan 2009 Çarşamba

İlk günlerimiz

27 Mart Cuma

Sen doğdun oğlum. Kendime geldim, seni gördüm, aşık oldum...

Odamız misafirlerle doldu taştı, telefonumuz hiç susmadı, çiçeklerimiz geldi, ne çok sevenimiz varmış... :) İşokulda minikler senin ve benim için oynadılar oyunu, telefon açıp "sizi ve Ada'yı çok seviyoruz" diye bağırdılar, annen öğretmen olmayı bir kez daha sevdi... İleride teyze diyeceğin annenin bir sürü arkadaşı geldi. Onları tanıyacaksın, hepsi birbirinden renkli, birbirinden farklı dünyalar... Bu arada komik şeyler de oldu. Bir an evvel gelmeyi seçtiğin için -annen ve baban evin tadilatını anca bitirebilmişlerdi- henüz odan gelmemişti. Doğduğun gün mobilyacı amcalar odanı monte ettiler, teyzen eve gidip onları bekledi. Babaannen akşamüstü gidip giysilerini yıkamaya ve ütülemeye başladı...:) Evet oğlum hiç bir şeyimiz hazır değildi, kıyafetlerin,bebek şekerin hiçbir şeyin... Hızlı bebeksin ne yapalım...:))) Oysa annen ne hayaller kurmuştu, ne şekerler, ne çikolatalar, ne bebek kurabiyeleri yapılacaktı... Böylesi de mümkünmüş demek ki. Baban oyuna gitti akşam. Biliyorsun önemli bir günde doğdun 27 Mart Dünya Tiyatro Günü. Dramaturg bir anne ile oyuncu bir babanın oğlundan da bu beklenirdi zaten...:) Baban gidince bizimle, uzak kuzen A. abla kaldı, ne iyi oldu... Çünkü ben seni tutmakta, giydirmekte çok zorlandım, adeta korktum. Hemşireler yoğun mesai yaptılar odamıza, herşeyi sorduk. Öğrendik mi hayır!!! Bir salaklık, bir boşluk oluştu annende, aynı soruyu defalarca sordu, cevapları anında unuttu...

28 Mart Cumartesi

Annenin öğrencileri geldiler. Annen ne sevindi...:) Teyzeler, amcalar, dayılar yine geldiler. Ada bakalım bir gecede büyümüş mü diye... Babanın hem gündüz hem gece oyunu vardı, oyuncu arkadaşlar geldiler. Bu ziyaretler bir ara o kadar fazla oldu ki annen gelenleri takip edemez oldu. Fenalık geldi, hava yetmedi... Akşamüstü ziyaretler dindi, anneannen, babaannen ve annen kaldılar geride. O gece baban ve annen baktılar sana...:)))

29 Mart Pazar

Seçim mi varmış, hayat nasıl mış, dışarıya bahar mı gelmiş hiç umrumuzda değil. Çünkü sen varsın artık...:) Öğlen hastaneden çıkıyoruz, oyunu kullanıp sabah yürüyüşünü hastaneye yapan E. teyzen ve halan yardım ediyorlar bize. Toparlanıyoruz ve bye diyoruz hemşire ve doktora. Babaannenin evine gidiyoruz. Deden, teyzen, anneannen de orada. Anneannen ve baban eve gidip senin için park yatağını kuruyorlar, odamızı hazırlıyorlar. Sonunda evimizdeyiz işte... O gece anneannen ve annenle aynı odada kalıyorsun, biraz zor bir gece oluyor, annen hiç durmadan nedensizce ağlıyor. Neden ağladığını hem biliyor hem bilmiyor. Gece sanki bir karanlık çöküyor annene, sabahları daha iyi...

30 Mart Pazartesi


Doktora gidiyoruz. Dr. biraz sarı buluyor bizi ve yarın yine gelin diyor. Peki diyoruz. Bu arada ilk kez müzik dinliyorsun arabada. Dinlediğin ilk albüm Bulutsuzluk Özlemi, Zamska... :))) Eve dönüyoruz. Ev kalabalık, renkli, neşeli hep...:)))

31 Mart Salı

Tekrar dr. Sarılık yüksek çıkıyor, annen senden kan alınırken korkuyor oysa sen daha cesursun oğlum... Dr. yatacak diyor, annen ağlıyor, hemşire gülüyor... Oysa annen okuduğu kitaplardan ve bloglardan sarılık denen şeyi biliyor. Ya siz diyorlar, siz de kalmak ister misiniz? Anne ve baban birbirine bakıyor, olur diyorlar. Ama oda yok! Seni hastanede bırakıp eve dönüyoruz, babaannene gelip yemek yiyiyoruz, sensizliğe alışmak için çok erken değil mi oğlum? Annen seni kahküllü sevimli hemşireye teslim ettiği için biraz rahat. Gece R. ve Ç. 'a gider, (çünkü hastaneye çok yakın bir yerde oturuyorlar) oradan da hastaneye geçeriz diyorlar. Sonra telefon çalıyor oda açılıyor, annen ve baban kısa hastaneye gidiyorlar. O gece annen hastanenin süpersonic pompasıyla sütünü mutlu mutlu sağıyor... (kendi pompasının internet yorumlarındaki "gürültülüdür" kelimesini dikkate almadığına pişman) Bir ara R. ve Ç. geliyor, ellerinde meyveler, krepler, meyve suları... :))) Gece hastane çok sıcak, sen mor ışık altındasın. Ama hemşireler bizimle ilgilenmiyor!!! Annesi beslesin diyorlar, iyi de benim biberonla beslemem ve emzirmem çok uzun sürüyor ve bana "çabuk olun ışık alsın" diyorlar. Ben olmasaydım kim bakacaktı bu bebeğe diyoruz babayla, bizzz diyorlar. E bakın işte!!! Sonunda E. hemşire geliyor, hop besliyor, hop gaz alıyor,hop altını açıyor ve anneni rahatlatıyor.

1 Nisan Çarşamba

Dr. iyi buluyor ve gidebilirsiniz diyor, heyoooo. Çıkış işleri her zamanki gibi uzun sürüyor. Baban hastane yönetimine, kat görevlilerine, yemek getirenlere türlü ve haklı nedenlerle kızıyor. Özür diliyorlar. Sonunda çıkıyoruz ve evimize geliyoruz. Dr. çok iyi besleyin diyor, iki-üç saatte bir uyandırın diyor, sen uyanmıyorsun Ada. Hem erken geldiğin hem de sarılık olduğun için uykuya düşüyorsun. Annen bu kez de neden uyuyor diye ağlıyor. Hastaneden eve geliyoruz ama ziyaretçilerimiz de geliyor. Annen yorgun ve bitkin, kısa süreli de olsa işokuldan eski arkadaşlarını ağırlıyor... B. ve K. geliyorlar, bir yaşındaki Poseidon'da geliyor, sana oto koltuğunu ve ilkoyuncağını armağan ediyor...:) Babaannen her gün yaptığı gibi enfes yemeklerle geliyor. Akşamları ev kalabalıklaşıyor :)

2 Nisan Perşembe

Evde temizlik günü, H. geliyor. Kapının önündeki çiçeklere bakıyor sonra kapıyı açan annenin göbeğine. "Ay bi an çiçekleri görünce doğum yaptın sandım" diyor. Annen gülüyor, doğum yaptım diyor. Evet annenin göbeği aynen duruyor. (Bu konuyu açmadan kapatalım) O gün evde hummalı bir temizlik yapılıyor. H. ve anneannen deli gibi siliyor ve süpürüyor. Babaannen enfes bir lohusa şerbeti kaynatıyor. Ve annen ilk kez sokağa çıkıyor. Kendisine emzirme çamaşırı almak için...:) Kadıköy sokaklarında bir an salak oluyor. Vitrinlerde kendisine bakıyor., sanki hala içindesin... Bir saatte eve ancak geri geliyor... :)))

3 Nisan Cuma

Tam bir haftalıksın oğlum...:) Büyük amcalar,halalar ve yengeler geliyor. İsmin kulağına okunuyor. Baban pek istekli değil ama, annen hem büyüklerin gönlü olsun diye hem de bir ritüeli yaşatmak adına bugünü düzenliyor... Güzel bir gün oluyor...:) Anneannen gidiyor. Baban ve annen tek başlarına...

4 Nisan Cumartesi

Göbeğin düşüyor canım oğlum...:) Annen ve baban ne yapsak diye düşünüyorlar. Annenin candostları Z. ve D. teyzeler geliyor. Lohusa şerbeti içip salonda oturuyorlar. D. teyzen ben asla doğurmayacağım diyor ama sana bakarken gözleri parlıyor...:)

5 Nisan Pazar

Herhangi bir pazar sabahı gibi başlıyor, gazeteler okunuyor ilk kez, pastaneden poğaça alınıyor, ama yan odada sen varsın işte. Bu arada baban bu çocuk mama yemeyecek diyor ve hastaneden beri devam eden annesütü ve mama birleşimine sadece annesütü ile devam edilmesi kararı alınıyor. Annen sütünün yetip yetmeyeceği konusunda kararsız, sürekli internette araştırma yapıyor. Akşamları halan geliyor ve odada sana masallar anlatıyor :)

6 Nisan Pazartesi

Annen baban ve sen... Başbaşa bir gün daha...

7 Nisan Salı

Anneannen geliyor... Teyzen final sınavlarından bunalmış seni sevmeye geliyor. Bugün yıkanacaksın, annen ve baban sana şampuan ve sünger almak için dışarı çıkıyorlar. El ele kadıköy sokaklarındalar, Reks'in önünden geçerken annen Film Festivali'ni hatırlıyor ve bir kez daha kendisine tembellik edip biletlerini almadığı için minnettar kalıyor...:) Akşam hayatındaki tüm kadınlar (teyzen hariç çünkü o finallerden dolayı sabahlamış ve çok yorulmuştu eve döndü) seni yıkamak üzere hazır ve nazırlar. G. ve A. teyzeler de tesadüfen ziyarete geliyorlar. A. teyze seni tutuyor, anneannen ve babaannen de yıkıyor. Ve sen INGAAAAAAAAAAAAAA diyorsun. Annen yine ağlıyor...:)

8 Nisan Çarşamba

Gün yine anneannen tarafından temizlikle başlatılıyor. Annen sağlık sigortası ve doktor arayışı içinde, ne yapsa bir türlü karar verilemiyor. Baban oyuna gidiyor, annen seninle ilgileniyor. Bir süre sonra anneannen evine gidiyor ve başbaşayız işteeee...:)