Anmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2009 Perşembe

Sivas'ı unutmak...

Geçen sene bugün bunları yazmışım...
Bu sene de değişen bir şey yok!

Bugün Sivas Katliamı'nın yıldönümü.
Hafızasız hatıralarımız için bir yıldönümü.
Yanan aydınları düşünmek, hayat denilen garip şeyi bir kez daha düşünmek için yıl dönümü...
tv'nin karşısında olanları izlediğim gün dündü sanki,
zaten bizlere sadece "seyir" etme hali düştü bu olayda da. Başka olaylarda olduğu gibi...
tv'nin karşısında ahlanmak, vahlanmak düştü...
beyaz camın ve evin korunaklığında alevler sarmadı bizi.
37 misafirini rahat ettiremedi Madımak.

Rahat uyusunlar.

yedi kova su yeterliydi
sivas'taki ateşi söndürmek için
oysa her biri
devlet dairesindeki kovaların
üstünde yazılı
altı harfli bir sözcüktü yangın
g harfi boştur kovaların
ki okununca dolu olanları
ortaya çıkar
madımak oteli'nin merdivenlerinde
kurtulmayı bekleyenler için
verilen karar: yan ın

sunay akın

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Türkan Hoca

Birşeyler yazmak istedim yazamadım gün boyu.
Diyecek fazla bir şey yok aslında.
İyi bir insandı.

İnsandı...

İnsanları, hayvanları, doğayı severdi.
İnsanlar için çalışırdı.
Birini sevmek için tanımak gerekmez ya...

2000 yılında üniversitenin son yılında, oflaya poflaya, istemeyerek gittiğimiz Çocuk Tiyatrosu dersi sonunda Kocamustafapaşa Çevre Tiyatrosu'nda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin gönüllü öğretmenleri olmuş, bir yıl boyunca çocuklarla çalışmıştık. Bu bir yılda, çocuklardan çok şey öğrendik, en azından ben öğrendim, çocuklara da öğretmeye çalıştık. Sorgulamayı, sormayı, hayır demeyi, eşitliği öğretmeye çalıştık...
Güzel bir yıl oldu.
Dernek olmasaydı, dernek üniversiteyle işbirliği yapmasaydı olmazdı o yıl. O yıl çocuklarla çalışmak bana öğretmenlik mesleğinin kapısını açtı, çocukları sevmeyi, çocuklarla çalışmanın keyfini öğretti.

Ben bir burs almadım belki ama dernek aracılığı ile bir meslek kazandım. Verdiğim kadarından daha fazlasını aldım yani...

Gönülden teşekkürler hocam.

Hoşçakalın...

30 Nisan 2009 Perşembe

Bir Mayıs için...

Emzirirken Ada'nın şapkası düştü geçen gün, ben de can sıkıntısından olacak içindeki eşşek kadar etiketi okudum.Made in India yazıyordu şapkada. Uzunca düşündüm, Hindistan'da bir yerde, bir el bu şapkayı dikti, bir el kontrol etti, bir el ütüledi, başkası paketledi... Ve o şapka kıtalararası bir yolculuk yaparak Ada'nın başına kondu...

Liseye yazılacağım yaz ne olacağım konusunda kesin bir karar vermiştim, o yıllarda pek moda olan stilist olacaktım ben. Meslek Lisesi hazır giyim bölümüne yazıldım. İlk ay ben bu işi yapamayacağım dedim ama mecburen bitirdik liseyi. Üç yıllık lise deneyimi (üstelik kız meslek lisesiydi) bana eğitim açısından olmasa da hayat açısından çok şey öğretti, o okulda bir pırlanta değerinde felsefe hocamla tanıştım, tiyatro okumaya karar verdim vs... bu başka bir yazı konusu olsun, ama bu üç yılın son yılında edindiğim-izlediğim hayat tecrübesi bana çok ama çok şey öğretti. Nasıl?

Şöyle; son sınıfta haftanın son üç günü küçükyalı'da bir konfeksiyon fabrikasına staja gittik, güya lisede edindiğimiz teoriyi pratikle birleştirecektik... Pöhhhh... Öyle bir şey olmadı tabii. Bizi ucuz işçi gibi tepe tepe sömürdüler, sömürdükleri diğer işçiler gibi... Bu fabrika pijama ve gecelik üretiyordu, üretilenlerde yurtdışına gönderiliyordu. Penye, basit, gündelik şeylerdi ürettiklerimiz. Biz haftanın üç günü gider, kart basar sonra bize verilecek görevi yerine getirirdik, diğer işçilerden pek bir farkımız yoktu. Hele üretimin ustabaşısı olan cadoloz bizi hiç ama hiç sevmediğinden habire bize zor görevler verir, zor durumda bırakırdı. Kesim ve nakışhane alerjik (sürekli penye tozu uçardı havada, gözünüz burnunuzun içi bembeyaz olurdu) olmasına rağmen çok sevdiğimiz iki mekandı. Ustabaşları da çok şirindi, çalışan işçiler de... Üstelik üretime göre daha sessizdi mekan. Üretim kalabalık, gürültülü bir yerdi. Ama bir dünyaydı üretim. Bir dünya ki, Alevi, Kürt, Laz, Türk, Çocuk, Yaşlı, Emekli ne ararsanız vardı. Kabaca üçe ayrılırdı, ilk birleştirmenin yapıldığı overlok ve reçme makinaları, ütü ve kontrol, paketleme. Overlok ve reçme nedir derseniz... Üstünüzdeki penyenin alt ucunu kendinize doğru kıvırın, ikili bir dikiş var, işte o reçme, overloksa yan taraftaki etiketi tutan dikiş. İşte o dikişi yapan makinelerin başında durur, sürekli ve başını işinden hiç kaldırmayan işçilerin hemen yanında dikimi yapılan giysilerin iplerini keserdik, çünkü üretim devamlı yapıldığından (yani bir sürü gecelik birbirine iplerle bağlı çıkıyor, dur durak yok) biz gecelikleri diğerinden ayıran ipleri keserdik. Sonra da bir sonraki aşama her neyse o kişiye götürürdük. Bu işin bir diğer adı da Ortacılıktır. Bu iş sırasında bir daha hayatımda tanıyamayacağım kadar değişik insanlarla tanıştım, cadı ustabaşına aldırmadan ve yakalanmamaya çalışarak usul usul konuşurduk. Onlar beni-bizleri merak ederlerdi, biz de onları. Henüz 16 yaşımdaydım ve Alevi-Sünni çatışmasından haberim yoktu mesela, henüz 16 yaşımdaydım ve erken evliliklerle ilgilenmiyordum vs...

Gecelikler sonra kontrol ve temizlik aşamasına geçerdi ki bu iş tam bir işkenceydi. Elimizde bir makas reçme ve overlok fazlalarını temizlerdik, tüm gün ve ayakta. Hani bazen aldığımız giysilerin üstünde küçük yuvarlak bir sticker bulunur, içinde bir numara vardır. İşte o numara o giysiyi temizleyen veya konrol eden kişiye aittir. Bir defosu var mı diye bakılır ve kimin baktığı anlaşılsın diye o küçük beyaz sticker yapıştırılır...

O yıllarda ben 16 yaşımdaydım, Süper Fm çalardı tüm gün üretimde, Kadir Çöpdemir henüz tv star olmamıştı, öğle yemeklerinde ve çay paydoslarında zil çalardı, yemekler tabldot ile yenirdi, kart basılarak girilirdi ve çıkılırdı fabrikaya... Ufak da olsa bir para kazanırdık, paramızı aldığımızda üç arkadaş (ikimiz Altıntepe'de oturduğumuzdan) fıstık alır yürüyerek eve dönerdik. Küçükyalı'da Levis mağazası vardı, oranın vitrinindeki kotlara hayran hayran bakardık.

Ne zaman aldığım bir giysiden küçük beyaz bir sticker çıksa, ne zaman bir etikette Made in yazısını görsem fabrika ve oradaki işçiler aklıma gelir. Ne kadar az para aldıkları, sosyal güvencelerinin olmayışı, mesai ücreti almamaları, emeklerinin ve iş güçlerinin nasıl da kolayca sömürüldüğü...

Ada'nın şapkasını yapan el ne durumda acaba, Hindistan'da ssk var mı, küçük bir çocuğun eli miydi şapkayı diken, yoksa oradaki patronlar günahlarını ganj nehrinde mi temizliyor?

Bir Mayıs İşçi Bayramı Kutlu Olsun.

*daha uzunca yazmak istiyorum ama Ada kuzumun doyurulması gerek, yarın fırsat bulursam yazmaya devam...

15 Nisan 2009 Çarşamba

erik kompostosu ve düşündürdükleri...

Geçen gün Migros'a gittik sevgiliyle, uyuyan Ada'ya babaannesi baktı. Yokluğumuzda babaanne bize komposto yapmış, hem ne nasıl... Derin dondurucuda kırmızı erik bulmuş. Dönünce " Bak ne güzel oldular" dedi. Ben derin dondurucumda kırmızı erik olduğundan habersiz "aaa, erik mi, nasıl yani, kim koymuş,kim pişirmiş..." dedim ve aynı anda hatırladım...

Benim anneannem köyde yaşar. Çanakkale'de. 6 çocuğu var, ama kimsenin yanında gelip kalmaz, evini, bahçesini bırakmaz. İlerlemiş yaşına rağmen en büyük tutkusu yazın onu ziyarete giden çocuk ve torunlarına (hatta torun çocuklarına) taze meyve ve sebze yedirmektir.

Bu erikler benim anneannemin bahçesinden;
Bu erikleri anneannem, annem yesin diye topladı,
Bu erikleri annem ben yiyeyim diye derin dondurucuya koydu,
Bu erikleri M. annem sütüm olsun diye pişirip komposto yaptı.

annelik böyle bi şey işte...